Adı Mustafa…

Toroslardan, safkan Yörük, safkan garip.

11-12 çocuklu ailenin ortancalarından.

Şimdi otuzlarını sürmekte.

Keçiyi, tekeyi, çebici, oğlağı iyi bilir, üstelik keçi kadar inatçı.

Bakmışlar köylülük yerde bu kadar baş horantaya, çobanlık dar geliyor; karar vermişler birkaç kardeş kasabaya inmeye, ellerinin erdiğini yapıp, rızık peşinde koşmaya.

Sene ya 94, ya 95, daha yeni ergen Mustafa, 15-16 yaşlarında.

Kasabaya ineli yıl olmamışken daha,  ‘işi’ gereği çıkar bir inşaatın tepesine, onun tepesinde de yüksek gerilim hattı.

Cooosss!!! Ne bilsin garibim!!!

Avuçlarından topuklarına kadar…

Yürekler dağlanır, feryatlar uzanır yedi kat göklere kadar.

Zar, zor atarlar Mustafa’yı 200 km uzağa, Akdeniz Tıp Fakültesine.

Önce kolunun biri gider omuz başından, sonra ikincisi.

Sayısız operasyonun geçirir, o ise durgun ve isyansız!

Sıra bacaklara da gelecek gibi olur bir ara, ama neyse ki doktorlar ‘iyi’ haberi tez verir!

Bacakları ona kalacaktır.

*

Aylar sonra kontrollerinden birine beraber gitmek kısmet oldu, yol uzundu.

Bizim köyden Antalya 220 km.

Daha yolun başında “Halaoğlu” dedi, “güzel kasetin var mı?”

“Var dayıoğlu, sen de hele ne istersin?”

“Mahsun Kırmızıgül”

“Buluruz yiğidim.” Bulduk.

“Yıkılmadım ayaktayım”

İçime içime ağlamaktan ben oracıkta yıkıldım da o yıkılmadı sahiden.

Yüreğim daraldı, yol daraldı, hastaneye zor attık kendimizi!

Gördüm ki hastanede, profesörden hademesine kadar herkes Mustafa’ya ‘hasta’!

*

Uzun tedavi sürecinden sonra köye döndü Mustafa, uzun, zayıf bir bedenle.

Kollarını, kanatlarını hastanede bıraktı ama umutlarını yanında getirdi.

Çaresizliğe çare, umutsuzlara umut oldu.

Başının düştüğü topraklarda yeniden filiz verdi, pelit ağacı oldu.

Büyüdü, koca adam oluverdi de dertlerini büyütmedi.

Yine düştü davar peşine, rızık peşine.

Bir gün haber geldi, dediler “dayıoğlun evlendi.”

Yüreğim yandı sevinçten.

*

Adı  Nasibe.

Komşu köylükten, yüreği mangal, yüzü dilber gibi.

Dillere destan olmuşlar meğer.

Kendisini nasıl bir sınavın beklediğini bile bile Nasibe, “Ben sana kol-kanat olurum” demiş Mustafa’ya.

O demiş demesine de kimse de “olursun elbet” dememiş.

Belli ki ailesi güzeller güzeli kızlarını Mustafa’ya layık görememiş.

Baktı, gördü olmayacak ilk fırsatta yuvadan uçup, yeni yuvasına konuvermiş Nasibe.

Her şey yoluna girmiş sonra, aileler sulh olup, torunlarını sevmeye başlamış.

*

Sonu iyi biten bu hikayeden herkes kendisine pay çıkarsa da sonradan, sadece iki büyük kahramanı var  bu eşsiz aşkın. Nasibe ve Mustafa.

Nasibe’nin nasibine olan sevdası, vefası ayın şavkı gibi vurmuş iki güzel erkek evladının yüzüne.

Hani bu şehir yerlerinde beylik bir laf vardır ya “kadın isterse…” diye.

Gelin görün derim, ‘o kadın’ kimmiş diye.

Aşk ateşi düştüğünden beri bu iki güzel yüreğe;

Nasibe’nin adı MELEK’tir artık bizim ellerde.

Hüseyin Uysal

Düşüncelerinizi paylaşın.